GÖĞÜS DUVARI DEFORMİTELERİ 

PEKTUS EKSKAVATUM:
Göğüs duvarının  yapısal bir bozukluğudur. Kunduracı göğsü - çökük göğüs, olarak ta bilinir.  Göğüs ön duvarı içeri doğru çöküktür. Çöküklüğün muhtemel nedeni kıkırdak kaburgaların fazla büyümesidir. Genellikle doğumda veya yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkar.  14-15 yaşlarındaki hızlı büyüme döneminde, mevcut olan deformite daha belirgin hale gelir.

GÖRÜLME SIKLIĞI:
Göğüs duvarı deformiteleri içinde en sık karşılaşılanıdır. Her 300 - 400 canlı doğumda 1, oranında görülmektedir. Erkeklerde kadınlara göre 4 kat daha sık rastlanır. Ailesel yatkınlık söz konusudur.

EN SIK GÖRÜLEN ŞİKAYETLER:
1-Kalp-Akciğer fonksiyonların bozulması nedeniyle ‘Egzersiz kapasitesinde azalma’ ve buna bağlı olarak spor aktivitelerini yaşıtları kadar devam ettirmekte zorlanma.
2-Fiziki görünümün bozuk olmasına bağlı  olumsuz psikolojik etkilerdir.

TEDAVİ:
Tedavisi genellikle cerrahidir. İdeal ameliyat dönemi, cinsiyete, hastaya ve deformiteye göre değişmekle birlikte 10-12 yaştır.  Hafif olgularda ya da ilerlemiş olguların ameliyatını kolaylaştırmada, vakum çanı kullanılabilir. Ameliyet öncesi hastaya uygun pektus barı belirlemek için gerekli ölçümler yapılır ve ameliyatla yerleştirilir. Hastaların çoğu, altı haftalık egzersiz kısıtlamaları (fiziksel antrenman, ağırlık kaldırma, vs) ile birlikte, 2-3 hafta arasında okula dönmektedir. Pektus barı yerleştirildikten sonra 2-4 yıl sonra çıkarılır. Çıkarma işlemi genel anestezi altında yapılır. Barların çıkarılması sırasında önemli bir komplikasyon bildirilmemiştir. Bar çıkarıldıktan bir iki saat sonra hastalar taburcu olabilirler. NUSS ameliyatlarının uzun dönem sonuçlarına bakıldığında nüks riski %5'in altındadır ve hasta memnuniyeti oldukça yüksektir.

ÖNCE                                                                                  SONRA

HEMODİYALİZ HASTALARINDA DAMAR ERİŞİM YOLLARI
ARTERİOVENÖZ FİSTÜLLER: Bilindiği gibi, atardamarlar (arter) kılcal damarlara, kılcal damarlar ise toplardamarlara (vena) açılırlar. Böylece kan atardamarlar, kılcal damarlar ve toplardamarlar yoluyla kalbe doğru geri dönmeye başlar. Görüldüğü gibi atardamarlar ile toplardamarlar birbirleriyle doğrudan doğruya ağızlaşmazlar. Ancak bazı durumlarda, atardamarlarla toplardamarlar doğrudan doğruya birbirleriyle ağızlaşırlar. Bu anormal duruma “Arteriovenöz fistül” denilmektedir. Arteriove-nöz fistüller ya doğumsal olarak bulunurlar ya da birbirine komşu olan atardamar ile bir toplardamarın aynı anda delici bir yara almaları sonucu sonradan, yani edinsel olarak gelişirler. Fistülün bulunduğu noktanın ötesindeki dokunun kanlanması azalır, çünkü yüksek basınçlı atardamar kanı fistül bölgesinden geçip hemen düşük basınçlı toplardamara kaçar. Böylece fistülün ötesine yeterince atardamar kanı, yani temiz kan gonderilemez. Atardamar kanı toplardamara kaçtığından, gerek sistolik tansiyon [büyük tansiyon) gerekse diastolik tansiyon [küçük tansiyon) düşer. Buna karşılık toplardamardaki kan basıncı yükselir. Sözünü ettiğimiz bu kaçış, kalbin çalışma yükünü ve atış sayısını yükseltir. Tedavi edilmeyen vakalarda bir süre sonra kalp yetmezliği gelişir.
Fistülün ilerisindeki atardamarlarda kan basıncı daha da düşük bulunur, diğer yandan toplardamar basıncı da yükselmiş olduğundan, fistülün ötesindeki dokunun kan dolaşımı ileri derecede bozulur. Bunun sonucu olarak bu bölgede şişlik ve ülserler gelişebilir. Fistül bölgesinde mikrobik bir damar iltihabı gelişebilir.
Arteriovenöz fistüller bazen kendiliğinden kapanırlar, ancak böyle bir gelişmeyi beklememek gerekir. Fistülün cerrahi olarak kapatılması gerekmektedir.